Rus cihan hakimiyeti mefkuresi

Yazıcı-dostu sürüma-posta gönderPDF sürümü
23 Kas 2017

Aktüel gelişmeler bağlamında yeniden gündeme gelen Türkiye-Rusya ilişkileri konusunu aktüalitenin dışında ele almak gerektiği açık. İki ülke arasındaki son iki yüz yıllık mücadelenin esasen okul kitaplarında “Rusların sıcak denizlere inme arzusu” diye ifade edilen jeopolitik zorunluklarla ilgili olduğu ve son iki yüz yıl boyunca geçerli olan şartların-coğrafi özellikler değişmediği için-bugün de geçerliğini koruduğunu söylemeye bile gerek yok.

Geçenlerde klasik jeopolitikçilerin “deniz gücü-kara gücü” tasnifi çerçevesini de denkleme dahil ederek iki ülke arasındaki doğal çelişkilerin görmezden gelinmesinin risklerine dikkat çekmiştim burada.

Diğer yandan, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden oluşan dünya dengeleri içinde NATO’da veya daha genel bir ifade ile Batı Bloku içinde yer alma tercihinin dayanaksız olmadığını da kabul etmek durumundayız.

Hal böyleyken meseleyi “Atlantikçilik-Avrasyacılık” ikilemi olarak ortaya koymak için heyecanı bilgisinin ve mantığının önüne geçmiş fanatik takımından olmak lazım. Ya da kötü niyetli bir ajan-provokatör…

Avrasyacılık konusuna yazının sonunda tekrar değineceğiz.

***

“Ayıdan post, Moskoftan dost olmaz” gibi ata sözlerine bile geçen Türk-Rus uyuşmazlığının tarihin ve coğrafyanın ortak eseri olduğu bir gerçek.

Ne var ki Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından özellikle Doğu Avrupa ülkelerinin blok değiştirmeleri sonucunda artık eski iki kutuplu dünya sisteminin geçerliğini önemli ölçüde kaybettiği de bir gerçek.

Türkiye üstelik Soğuk Savaşın en koyu zamanlarında bile bazı konularda Rusya ile iş birliği arayışı içinde olmaktan geri durmadı. Türk dış politikası esasen denge politikalarında uzmanlık kesp etmiş bir diplomasi kadrosu tarafından yönetiliyor(du) iki asırdan bu yana.

AK Parti hükümetlerinin ilk döneminde bir yanda Avrupa Birliği üyeliğine ilerleyen öbür yanda Ortadoğu ülkelerinde “model” olarak kabul edilen bir ülke olabilmemiz işte bu denge siyasetinin başarıyla uygulanabilmesinin sonucuydu. Çünkü özellikle Soğuk Savaş sonrası dünyada Türkiye’nin İslam dünyasında ve Türki devletlerde örnek veya model görülen bir ülke olması Batı dünyasının gözündeki değerini ve itibarını sağlıyordu. Buna mukabil Batı dünyasındaki itibarı ve bilhassa kendi kimliğini muhafaza ederek demokratikleşme ve modernleşme sürecini başaran ülke görüntüsü İslam dünyasında Türkiye’ye saygınlık getiriyordu. Her iki tarafın kredisiyle dış politika yatırımları yapılabildi.

Biliyorsunuz, bu denge sonradan bozuldu. Büyük ölçüde Türkiye modelinin ilham verdiği demokratikleşme ve modernleşme hedefli Arap Baharı sürecini biz iyi yönetemedik. O günlerde “hiçbir kuş tek kanatla uçamaz” diyerek Türk diplomasi geleneğindeki denge anlayışının terk edilmemesi gerektiğini yazmıştım. Ama maalesef şartlar bizi buraya getirdi. Tek kanat diplomasisiyle uçmaya çalışıyoruz şimdilerde.

***

Ayakta durmak için dengenizi korumanız gerekir. Diplomatik dengeleri koruyabilmek için dış politikayı iç politikadan uzak tutmak ilk şart. Çünkü ancak bunu yaparsanız mantığın yerini heyecanın almasını önlersiniz.

Ne var ki biz Rusya ile Suriye iç savaşı dolayısıyla karşı karşıya geldiğimizde de heyecanımızla hareket ettik. Şimdi ABD’yle yaşadığımız anlaşmazlıklar yüzünden Rusya’ya yaklaşırken de akıl ve mantığı çok fazla devrede tutamıyoruz.

Suriye meselesinde uzlaşma sağladığımızda Rusya ile bütün problemlerimizi halletmiş olmuyoruz… Ukrayna-Kırım sorununda, bütün bir Transkafkasya bölgesinin dengelerinde, Azerbaycan-Ermenistan ihtilafında, Doğu Akdeniz ve Balkanlarda ve diğer birçok alanda çatışan çıkarlar… gözümüzün önünde dururken “Rusya ile stratejik ittifak arayışı” akıl işi olamaz.

***

Tekrar söylüyorum: Türkiye ile Rusya’nın iyi ilişkiler içinde olması iki tarafın da yararına. Ama iki ülkenin de tarihten ve bulundukları coğrafi konumdan kaynaklanan özellikleri stratejik bir ittifak içinde olmalarına engel. Jeopolitik şartlar iki ülkeyi müttefik olmaktan ziyade rakip olmaya zorluyor. Türkiye’nin Atlantik ittifakı içinde yer almasının bile aleni Rus tehditleri yüzünden gerçekleştiği hatırlanırsa, Batılı müttefiklerimizin bencilliklerine kızıp -yakın geçmişteki bazı saf paşalarımız gibi- Avrasyacılık siyasetini alternatif gibi görmenin saçmalığı kolayca anlaşılabilir.

Zaten Dugin’i okursanız, Rus Avrasyacılığının Türkiye’ye biçtiği rolün bizim açımızdan pek de şerefli bir seçenek olmadığını ve özellikle “Türk cihan hakimiyeti mefkuresi”ne gönül vermiş bazı vatanseverlerin şimdi farkında bile olmadan “Rus cihan hakimiyeti” uğruna bir mücadelenin içinde olduklarını görürsünüz.