Sınıfların kendi politikalarını tayin hakkı

Yazıcı-dostu sürüma-posta gönderPDF sürümü
07 Eki 2017

Ülkemin bilumum liberali, özgürlükçülük budalası, vicdani kabulcüsü, polisten her dayak yiyenin yanında bitiveren andaval solcusu… bugünlerde Marksist-Leninist kesiliverdi. Kürdistan ve Katalonya referandumları sayesinde Marx’ı, Lenin’i hatırlayıverdiler. Ne güzel!

Marx’ın sözü dillerden (daha doğrusu klavyelerden) düşmüyor: “Bir başka ulusu ezen ulus özgür olamaz”. Lenin’in “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı” adlı kitabı (daha doğrusu kapağının görseli) paylaşım rekorları kırıyor. Darısı aynı yazarın “Emperyalizm” ve “Devlet ve Devrim” gibi kitaplarının başına…

Ama bu “ulusların kaderlerini tayin hakkı” meselesi çok karmaşık bir denklem. Bir tane aforizma ile çözülebilseydi keşke…

Birincisi denklemin kendisi bile birçok -kavramsal/kuramsal- bilinmeyeni içeriyor: Ulus nedir? Ulusun kaderi kimin kaderidir? Kader nasıl tayin edilir? Hak nedir? Tabii bir de sınıflı toplumlarda ve emperyalizm çağında çözmeye çalışıyoruz denklemi. Şirazeyi bir kaçırdık mı, aşiretlerin/tarikatların/kabilelerin kaderlerini tayin hakkına kadar gideriz korkarım…

İkincisi tarihsel boyutları olan bir konu. Kaderini henüz tayin etmeye çalışanlar bizi zorluyorsa eğer, şimdiye kadar etmiş olanlara bakabiliriz. Fransız ulusu kaderini nasıl tayin etmiştir örneğin? Ya İngiliz, Alman, İtalyan, İspanyol, Rus, Japon ulusları? Ya Amerikan ulusu (bu bambaşka bir hikâye)? Bizim tarafa doğru gelelim: Araplar, Farslar, Türkler nasıl tayin etmişler kaderlerini? Veya edebilmişler mi, etmenin hangi noktasındalar? Sovyetler Birliği, Yugoslavya, Çin Halk Cumhuriyeti gibi devletleri ve toplumları denklemin neresine koyacağız? Latin Amerika ve Afrika’ya hiç girmiyorum, çünkü oralar dipsiz kuyu… Velhasıl işin tarihsel boyutuna (olmuş bitmişler kısmına) girildiğinde dahi, görülecektir ki bilinmeyenler azalmak yerine artmaktadır.

Üçüncüsü, hiç de öyle “evrensel” değil, son derece politik bir konu. Bilindiği gibi bilimin doğrusu ile siyasetin doğrusu birbirinden farklıdır. Bir atom modeli kurarken kimse size “protonlardan yana mısın, elektronlardan yana mı?” diye sormaz. Ama siyasette sorarlar: Kimin doğrusu? Dahası, siyasetin doğrusu mekâna ve zamana göredir.

Bütün bunlardan dolayı mesele bir aforizma, iki paragraf aktararak çözülemez. Hele “faşist İspanyol devleti ezilen Katalanlara saldırdı; haydin saflara” basitliğiyle ele alındığında iyice komik olunur. Böyle “tamamen duygusal” konular, ergen duygusallığıyla ele alınamaz. Bu nedenle içinde yaşadığımız temel sürece uygun bazı kıstaslar süzmeye çalışmak ve somut durumun somut tahlilini (kendi sınıfsal ve politik pozisyonumuz açısından) yapmak zorundayız bu meseleleri ele alırken. İkide bir atıf yapılan Marx ve Lenin’in yazdıkları, cımbızlamak için değil de damıtmak için okunursa eğer, onların da ısrarla bunu yaptıkları görülecektir.

Gerek Marx ve Engels gerekse Lenin, ulusların kaderlerini tayin etme meselesini, genel anlamda demokrasi mücadelesine, proletarya devrimine ve anti-emperyalist mücadeleye tabi bir sorun olarak ele alırlar. (Marx ve Lenin “demokrasi mücadelesi” derken -bu kavram bugün fazlasıyla kirletildiği için vurgulamak zorundayız- aristokrasinin tasfiyesini kastetmişlerdir.)

Örneğin Marx 1848’de Çeklerin ulusal hareketine karşı çıkar. Lenin, Marx’ın bu tutumunu şöyle olumlar: “… 1848’de ulusları ‘gerici” ve demokratik devrimci olarak birbirinden ayırmak için tarihsel ve siyasal nedenler vardır… Ulusların kaderlerini tayin hakkı, demokrasinin istemlerinden biridir ve elbette ki, onun genel çıkarlarına, demokrasinin genel çıkarlarına bağlı olmalıdır.” (V. İ. Lenin, UKTH, Sol Yay., çev.: M. Erdost, 12. baskı, Ankara 2014, s.142) Marx 1869’da ise İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasını destekler. Bu tutumu İngiliz işçilerinin devrimci savaşımının çıkarları açısından alır; sınıflar üstü bir “ulvi” tutum olarak değil. Marx sınıfların üstüne çıkacak kadar “özgürlükçü” değildi.

Lenin de nettir: “Ulusların kaderlerini tayin hakkı dahil, demokrasinin çeşitli istemleri mutlak şeyler değildir, bunlar, dünya demokratik hareketinin (bugün sosyalist hareketinin) tümünün bir parçasıdır. Bazı somut durumlarda, parçanın, bütün ile çelişkiye düşme olasılığı vardır; o zaman parça atılır.” (UKTH, s.173)

Birkaç paragraf sonra şöyle ekler: “Eskiden asıl sorun çarlığa karşı (ve çarlığın demokratik olmayan amaçlarla kullandığı küçük ulus hareketlerine karşı) ve Batının büyük devrimci halklarından yana savaşmaktı; bugün asıl sorun, artık birleşmiş olan emperyalist güçlerin, emperyalist burjuvazinin, sosyal-emperyalistlerin cephesine karşı savaşmak ve emperyalizme karşı olan tüm ulusal hareketleri sosyalist devrim yararına kullanmaktır.” (UKTH, s.174)

Fikirlerimizi Marx-Lenin atıflarıyla kanıtlamak gibi skolastik bir yöntemi benimsemeyiz. Söyledikleri tanrı kelamı değildir; yanlış da düşünüyor olabilirler, tartışılır. Bu aktarmaları, konu tartışılırken kendilerine pek fazla gönderme yapıldığı için, genel tutumlarının ve öne çıkardıkları kıstasların neler olduğunu ortaya koymak için yaptık. Bilinsin, ona göre paylaşım yapılsın. Marx ve Lenin’den çok şey çıkar ama onlardan bir “burjuva demokrat” çıkaracak sihirbaz sanırım daha anasından doğmadı.

Şimdi -tarihte ve günümüzde- somuta geçebiliriz.

***

Hem yerimiz kısıtlı olduğu hem de daha önce çok yazdığımız için özetin özetiyle yetinmek durumundayız.

1) İlk uluslar Avrupa’da aristokrat sınıfların burjuvazi önderliğindeki demokratik devrimlerle tasfiye edilmesi ve kapitalist üretim ilişkilerinin yerleşmesi sürecinde bir burjuva icadı olarak ortaya çıktı. Bu uluslaşma süreci, gönüllü ve zor yoluyla bir asimilasyonu da gerektirdi. İktidarı alan burjuvazi, kendi hâkimiyet alanında, tarihin derinliklerinden gelen ve farklı geleneklere, tarihlere, hatta dillere sahip olan çok çeşitli halkları, kavimleri, toplulukları birbirine kaynaştırmaya ve bir ulus kimliği altında aynılaştırmaya çalıştı.

Aslında bu da, burjuva demokratik devrimin bir parçasıydı. Eski ilişkiler, eski dar aidiyetler tasfiye edildi ve ortak bir piyasa yaratıldı. Ulus “özgür yurttaşlardan” oluşur; bu yurttaşlar ortak bir piyasanın (yani ulusun) emeklerini satarak geçinen “özgür” bireyleridirler. Bu içte bir kaynaştırma ve aynılaştırma, dışa (diğer ulus devletlere) karşı ise ayrıştırma sürecidir. Ulus, ulus devlet ve ideolojisi olarak milliyetçilik, bu süreçte ortaya çıktı.

Kısacası Avrupalı halklar feodalizmin tasfiyesi ve kapitalist ilişkilerin yaygınlaşması sürecinde uluslaşarak, burjuvazi önderliğinde kaderlerini tayin ettiler. Buna uluslaşmanın “Avrupa (kapitalist) yolu” diyoruz. Avrupa’nın ileri kapitalist ülkeleri, ABD ve Japonya (her biri farklılıklar taşımakla birlikte) benzer süreçlerden geçtiler.

19. yüzyıl sosyalistleri demokratik devrim sürecini desteklediler. Öte yandan kapitalist ilişkilerin olgunlaşması, işçi sınıfının ortaya çıkması, burjuvazinin gericileşmeye başlaması ve proleter devrimin gündeme girmesiyle birlikte “işçi sınıfının birliği” sloganını ortaya attılar. Avrupa’nın bazı bölgelerinde hâlâ demokratik devrim süreci yaşanırken, daha ileri bölgelerde proleter devrim gündeme girmişti. Dolayısıyla Marx ve Engels, uluslaşma meselesine, hem demokratik devrimin hem de proleter devrimin çıkarları açısından baktılar ve farklı bölgelerde bu kıstaslara göre farklı tutumlar aldılar; yani somut durumun somut tahlilini yaptılar.

2) 19. yüzyılın sonuna doğru en önemli gelişme kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçmesi ve kapitalist ilişkilerin dünyalılaşmaya başlamasıydı. O dönemde kapitalist dünya dışındaki coğrafya, ya kadim imparatorluklarla (Osmanlı, Çin, İran, Rus çarlığı) ya da Avrupalı kapitalistlerin sömürgeleriyle kaplıydı. Emperyalizmin gelişmesi ve sermaye ihracı yoluyla kapitalist ilişkilerin bu coğrafyalarda yeşermeye başlaması, hem sömürgeciliğin hem de kadim imparatorlukların sonunu getiriyordu. Bu, bütün dünyanın emperyalist odaklar tarafından yeniden paylaşılmasının da gündeme gelmesi demekti.

Kapitalizmin dünyalılaşması, uluslaşmanın da -Avrupa yolundan farklı bir biçimde- dünyalılaşmasına yol açtı. “Ulusların kaderlerini tayin hakkı” (UKTH) kavramı da bu dönemde siyaset literatürüne girdi.

20. yüzyıl başında dünyada birbirine zıt iki büyük akım doğdu: Emperyalizm ve anti-emperyalizm. Anti-emperyalizmin de iki dalı vardı: Proletarya devrimleri (sosyalizm) ve ulusal kurtuluş mücadeleleri.

UKTH, bu iki büyük akım tarafından da kullanılan bir politik araçtı. Emperyalistler, hem çözülmeye yüz tutmuş kadim imparatorlukların geniş topraklarını (ki bir halklar, etnik topluluklar, kavimler denizidir buralar) kendi hâkimiyet alanlarına katmak için, hem de yeni palazlananlar eski büyük sömürgecilerin sömürgelerini ele geçirmek için UKTH’yi kullandılar.

Anti-emperyalist akım için ise UKTH, hem sömürgecilikten ve yeni emperyalist müdahalelerden kurtulmanın, hem de yıkılan imparatorluklardan bağımsız vatanlar ve ulus-devletler çıkarma mücadelesinin sloganıydı.

UKTH’nin hem ABD Başkanı Wilson hem de -yakında iktidara yürüyecek olan- Lenin önderliğindeki Bolşevikler tarafından savunulmasının nedeni buydu. Lenin’in, emperyalizm çağında dünyanın ezen ve ezilen uluslar biçiminde ikiye ayrıldığını söylemesinin, UKTH’yi ezilen ulusların ezenlere karşı bir hakkı olarak gündeme getirmesinin ve UKTH’yi desteklemenin en önemli şartı olarak “anti-emperyalizmi” belirlemesinin nedeni de buydu.

Kısacası bu dönemde de UKTH, her durumda somut olarak tahlil edilmesi ve destek verilip verilmeyeceğine ona göre karar verilmesi gereken -deyim yerindeyse- iki kenarı da keskin bir kılıçtı.

3) 20. yüzyılda ezilen coğrafyada ulus sorunu, 19. yüzyıl Avrupa’sından farklı boyutlar kazandı: a) Birincisi -Avrupa’da olduğu gibi- kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin demokratik devrimlerle tasfiyesi sorunuydu. b) İkincisi, kendisiyle rekabet edecek ve sömürüsüne kısıtlamalar getirecek bir düzenlemeyi engellemeye çalışan emperyalistlere karşı bir bağımsızlık sorunuydu. c) Üçüncüsü, birbiriyle yan yana ve iç içe yaşayan çeşitli halkların uluslaşma süreçlerinin birbiriyle kesişmesinin getirdiği (emperyalistlerin de yoğun olarak müdahale ettikleri) çelişkilerin bir biçimde çözülmesi sorunuydu.

(Yeri gelmişken belirtelim: bu üçüncü şık da son derece önemlidir ve milliyetçiliğin neden bir çözüm olamayacağının gerekçesidir. Anti-emperyalizm/vatanseverlik ile milliyetçilik farklı şeyler; hatta çoğu zaman birbirini dışlayan şeyler.)

Anti-emperyalist akımın iki dalı bu sorunlar yumağına, önce ittifak eden ama giderek ayrışan iki farklı çözüm ürettiler. Birincinin simgesi, sosyalizm yolunu tutan ve pratiğe geçtiği geniş coğrafyalarda ulus-devleti zorlamak yerine halkların eşitliği ve kardeşliği ilkesini uygulamaya çalışan Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti idi. İkincinin simgesi ise kapitalizmde karar kılan ve esas olarak Avrupa yolunu zorlayan Türkiye Cumhuriyeti.

4) Gelelim günümüze. Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloğunun çözülmesi sürecinde UKTH yeniden bir emperyalist araç olarak gündeme geldi. SB, Doğu Avrupa’nın sosyalist ülkeleri ve Yugoslavya, UKTH aracıyla çözüldüler ve parçalandılar. Anti-emperyalizmin 20. yüzyıl başındaki ikinci dalı ile oluşan ulus-devletler de bu emperyalist saldırıdan nasiplerini aldılar/alıyorlar.

Sosyalizmin var olduğu bir dünyada, “emperyalizmden koparılan toprak parçası” olarak gündeme gelen “vatan”, sosyalist bloğun bulunmadığı günümüz dünyasında esas olarak “emperyalizmin kopardığı toprak parçası” olarak gündeme geliyor. UKTH meselesi, bu siyasal durum göz ardı edilerek ele alınamaz.

Tabii ki her ulusun -ayrı bir devlet kurmak da dâhil olmak üzere- kendi kaderini tayin hakkı vardır. Her insanın yaşama, her eşin boşanma hakkı olduğu gibi. Fakat bu hakkın kullanılıp kullanılmaması, kullanılacaksa nasıl kullanılacağı, başkalarının bu kullanımı destekleyip desteklemeyeceği tamamen politik bir konudur ve somut durumun somut tahliline bağlıdır.

Sosyalistler için bugün öne çıkan kıstas anti-emperyalizmdir; sosyalizme yönelebilmenin yolu da budur. Şuna bakacağız: UKTH, “emperyalizmden koparılan toprak parçası” olarak mı gündeme geliyor, “emperyalizmin kopardığı toprak parçası” olarak mı? Birincisini destekleriz, ikincisine karşı çıkarız. Tıpkı zamanında Marx’ın ve Lenin’in yaptığı gibi.

Nasıl sınıflar üstü bir devlet, sınıflar üstü bir demokrasi, sınıflar üstü bir uluslaşma yoksa, sınıflar üstü bir UKTH da yoktur. Sınıf mücadelesinin her düzlemde acımasızca sürdüğü bu Makyavelist ortamda, dünyanın budalası biz değiliz!

Emperyalist müdahalelerin Irak ile Suriye’de yarattığı ortamda, ABD’nin ve İsrail’in desteğiyle, aşiret reislerinin ve Amerikan askeri konumuna düşmüş güçlerin marifetiyle oluşacak bir “Kürt devleti”ni niye destekleyelim? Zenginliğini tüm İspanya ile paylaşmak istemediği için ayrılma yolunu tutan Katalan burjuvazisinin derdi bize mi düştü? Yeter artık bu sınıflar üstü budala solculuk!